BEN ÇEKTİM ÇOCUKLARIM ÇEKMESİN!


Hasan Uyar

Hasan Uyar

01 Ağustos 2017, 14:06

Bizler 1960’larda doğan, ailesi köyden büyükşehirlere göç eden, imkânsızlıklar içerisinde okumaya çalışan hatta tatillerde okul masraflarını çıkarmak için çalışmak zorunda kalan bir kuşağız.

Kendi ayaklarımız üzerinde durmamız gerektiği gerçeği, hayatta aldığımız sorumluluklar, farkında olmadan bizi erken yaşta olgunlaştırdı.

Gün geldi, mezun olduk, meslek sahibi olduk. Evlendik, aile kurduk. Şükürler olsun çocuk sahibi olduk. İdealisttik. Anne ve babamızdan daha iyi bir anne ve baba olacaktık. Çocuklarımızı ideallerimiz doğrultusunda yetiştirecektik.

Çocuklarımız, bizim çektiğimiz sıkıntıları çekmemeliydi.

“Ben çektim, çocuklarım çekmesin” düşüncesi ile her şeyi seferber ederek onlara çok iyi imkânlar oluşturmaya çalıştık. Her istediklerini almaya gayret ettik. Ellerini sıcak sudan soğuk suya değdirmedik. Taşın altına ellerini sokmalarına fırsat vermedik. Onlara güvenip sorumluluk almalarına, hayatın gerçekleri ile tanışıp olgunlaşmalarına imkân tanımadık.

Netice itibarı ile bugün, yaşları otuzun altında çocuklarımız var. Çocuk derken sadece biyolojik anlamını kastetmedim. Duygusal dönem olarak çocukluk evresini atlatamamış; her yıl tarih itibarıyla bir yaş daha büyürken tecrübe olarak aynı büyümeyi gösteremeyen çocuklarımız var.

Üniversitede çok iyi yerleri kazanmış; fakat ekmeğin fiyatını sorduğumuzda duraksamadan cevap verebilecek bilgi derinliğine sahip olamayan çocuklarımız… Her biri aynaya baktığı zaman kendini prens veya prenses olarak gören…

Yozlaşmada önce kavramlarımız kirlenir, sonra dimağımız, sonra tasavvurumuz. Kirlenme, duygularımızın netliğini yitirmesi ile devam eder.

Her biri “önce okul, diploma, masa başı zahmetsiz bir iş” hedef ve kariyerine motive edilmiş prens ve prensesler…

Muhafazakâr ailelerde, okuldan arta kalan zamanlarda “ahiretini kurtaracak kadar” da dinî eğitim verilmiş…

Öğrenci kamplarında ve yurtlarında üç çeşit yemeği beğenmeyen çocuklarımız… Önlerine her türlü imkânı sunduğumuz; ama nedense bizlerin çamurlu sokaklarda gazoz kapaklarıyla oynarken sahip olduğumuz neşe ve mutluluğa bir türlü yaklaşamayan çocuklarımız…

“Bir yudum su, bir zeytin tanesi, insanlar için dünyaya bedeldir” sözünü hiç duymamış, benim oğlum / kızım her şeyin en iyisine lâyık tutumları ile büyütülmüş bir nesil…

Hiç çocuk büyütmemiş Batı kaynaklı diplomalı profesyoneller tarafından “Çocuklarla arkadaş olun” denilerek kandırılmış ailelerin çocukları.

“Ve onlar şimdilerde çok zor durumda”

Ruh halleri huzursuz, yüz ifadeleri hissiz, düşünme biçimleri her türlü muhataplıkta kendini merkezde konumlayan, beklentileri hep en yukarıda fakat sorumluluk duygusu diplerde gezinen, kurdukları cümleler kısa ve devrik, “ben” kelimesini çok seven ve sık kullanan, öz güveni tepelerde… Bilinç diye bir kaygısı olmayan, kendi küçük dünyasında tek başına basket oynamaya çalışan bir kuşak…

“Ve onlar şimdilerde çok zor durumda”

Toplumsal statü talepleri konusunda müdanasız, statü kazanmanın gerektirdiği çalışma azim ve kararlılığı konusunda kopya çekerek sınıf geçmeye çalışan önergen liseli psikolojisinde…

Toplumsal rol kavramını belki bir veya iki kez duymuş, “Nedir?” sorusuna “toplumdan beklenilen rol” diye yanlış cevap veren çocuklarımız…

“Ve onlar şimdilerde çok zor durumda”

Kâbustan uyanmaktan çok, uyanınca kâbus görebilme ihtimali o kadar çok korkutuyor ki onları. Hijyenik ortamlarda büyütüldüklerinden vücut dirençleri gelişmemiş, her biri hastalanmaya o kadar yatkın ki!

Peşlerinden kazandıkları üniversitenin olduğu şehre aile boyu taşındığımız, yemek yapmalarına, bulaşık yıkamalarına izin vermediğimiz, sorunlarını kendi başlarına çözecek kadar büyümelerine müsaade etmediğimiz oğullarımız-kızlarımız kendi başlarına da mutlu olma becerisinden yoksun kalıyorlar.

Mezun olduklarında müdürlük yapacak donanıma yaklaşamamışken bile müdürlükten aşağı bir statüyü zül kabul eden, teklif edilen işin ücreti için  “O kadar parayı bana zaten babam da veriyor.” diyebilen, iş disiplini konusunda zihinsel ve alışkanlık olarak bir hazırlığı olmayan ama lükslerinden de vazgeçmek istemeyen her biri ailesinin prens ve prensesleri…

Sonuç; yok böyle bir dünya.

Hak ederek kazanmayı öğretmediğimiz, önlerine başkasına da faydalı olabilmek gibi bir hedef koymadığımız, sokakta oynamasına, arkadaşları ile birlikte oyun oynayıp rekabete girmesine, kavga etmesine sonra barışmasına müsaade etmediğimiz çocuklarımız… Bu çocuklarımız; asla biz olabilmeyi sonraki yaşlarda başaramayacaklar.

Zengin olmak müsrif olmayı gerektirmez.Çok harçlık verince de çok iyilik yapmış olmayız. Acıkmayınca yemek tatlanmaz.En güzel yemek acıkınca yenen yemektir. Çocuklarınızın aç kalmasına fırsat verin ki istekte bulunmasını öğrensinler.

Daha ilgili hadisi okumadan on bir yaşında edindiğim şahsi tecrübemden biliyorum: “Kişi kendi kazancından daha hayırlısını yememiştir.”

O yüzden fıtrata aykırı işler yapmayalım. Allah korusun, her şeyi elde etmiş çocuklarımıza ilerde bir de antidepresan ilaçlarını kendi ellerimizle vermeyelim. Bırakın ders çalışırken canı portakal yemek istiyorsa kalkıp mutfaktan kendisi alsın, soysunda yesin. Portakalı geçtim mandalinayı soyup, dilimleyip tabakta servis edemeyen, ondan sonra “anasının avutamadığı, babasının büyütemediği” şımarık veletlerle biz öğretmenleri uğraştırmayın lütfen. Nedir okula gelirken kalemini çantasına koymayı unutan liselilerden çektiğimiz bizim?

Sondan bir önceki söz;

Sadece bu dünyada değil ahiret hayatında bile neyi istiyorsak bedelini ödemeli ve hak etmeliyiz.

Çocuklarımız ve biz mutlu olmak istiyorsak, mutlu olmanın da bir bedelinin olduğunu bilmeli ve bunu çocuklarımıza öğretmeliyiz. Çocuklarımıza küçük yaştan itibaren okul çantaları başta olmak üzere kendi yüklerini taşımasını, bedel ödemesini, hak etmesini öğretmeye çalışalım.

En azından yanlış ebeveyn davranışları ile öğrenmelerini güçleştirmeyelim.

Son söz olarak; Şimdi ben bu yazıyı kimin için yazdım?

Yakışıklı prens ve güzel prensesler için mi, yoksa kral ve kraliçeler için mi?

Hasan UYAR

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Osman Berber - 1 yıl önce
Ağzına eline sağlık.Biz 60 kuşağı bu büyük yanlışı maalesef yaptık.