21. YILINDA “BİR ŞUBAT HATIRASI”


Fadime Yılmaz

Fadime Yılmaz

28 Şubat 2018, 20:31

…Unutma! Unutmak pusudur…

1997 yılının sonlarıydı... İsmet Özel’in şiirinde geçtiği gibi “Her şey ben yaşarken oldu, bunu bilsin insanlar/Ben yaşarken koptu tufan…” İstanbul Üniversitesi’nde ilk olarak başlayan başörtümüzle öğrenim görebilme mücadelesini vermek Harran Üniversitesi’nde bizlere düşmüştü…

Koca koca adamların, İstanbul’daki ablalarımızın saçlarından sürükleyerek kapılardan dışarıya atmalarını televizyon ekranlarından görmüştük. Cerrahpaşa ve Çapa Tıp Fakültelerindeki, beyaz önlükleri içinde üniversitenin parmaklıkları arkasında kalan yüzlerini görüp; bir şey yapamamanın hüznünü içimize akıtırken, çok değil kısa bir süre sonra kendi hüznümüzle baş edebilmek zorunda kalacağımızı bilmiyorduk. Sadelikten başka özelliği olmayan öğrenci sofralarımızda yasakla muhatap olunca hüznümüzü, tebessüm eden dişlerimizin ardına saklamaya çalışacaktık. Sonradan tecrübe edecektim; mülteci kamplarındaki ince kaşlı, küpeli, boncuktan bile olsa kolyeli, kişisel bakımlarını ihmal etmemeye gayret gösteren süslü/bakımlı Suriyeli kadınların ruh halini anlayacaktım. “Başkalarının günah ve suçlarından dolayı en çok acıyı siz çekiyorsanız, çektiğiniz acının büyüklüğü kadar da vicdanınız rahat oluyor.” Belki taşıma suyla bulaşıklarınızı yıkıyorsunuz ama yaşadıklarınızdan dolayı çok rahat bir şekilde “bu dünyada kimseye borcum yok ama çok kimseden ahirete müteallik alacağım var.”“Öyle uzun yaşamak için de rahat yaşamak içinde kaplumbağa gibi debelenip durmaya gerek yok…”diyebiliyorsunuz. Bu durumu Psikoloji dilinde yansıtma, ya da yok sayma diye de ifade edebilirsiniz. Yada ulaşamayınca “zaten benim bu dünya nimetlerine karnım tok” diyen kedi psikolojisini de anımsayabilirsiniz…

İlginç olan bir durumda anılarımı tekrar zihnimde canlandırmaya çalışırken hiç yapmadığım bir şekilde fonda Ferdi Tayfur’un çalıyor olmasıdır. Hüzünden değil belki gamsızlıktan olsa gerek… Yoksa Ömer KAROĞLU’ ndan ince bir “Sızı”yı dinlemek, devamında “Esir olmuş bileklerimiz, elimiz ayağımız…” diyebilmek direniş ruhumuza daha uygun düşmekte.

Süreç bize çok şey öğretti “yiğit yiğide yanaşmak, yine kâr oldu”ğunu ve “gönül gönüle deyince yol mu dayanır…”

***

Mücadelenin ilk safhası; öğrenci kimliği çıkartabilmemiz için istenen başıaçık fotoğraf şartı idi. Başörtülü üniversiteye girebilirdiniz ama başörtülü fotoğrafınızla öğrenci kimlik kartı çıkartamazsınız… Strateji baştan belliydi “öğrenci kimliğiniz olmadan üniversiteye giremezsiniz, kredi yurtlarda kalamazsınız…” “senin öğrenci olduğunu nerden bilelim, belkide kayıt bile yaptırmamışsındır...” hiçte öyle içine zeka katmaya gerek bile duymadıkları, kaba bir stratejileri vardı, kibarca “ikna” dedikleri ama sizin yaşam sevincinize göz koyan, hasbelkader üniversite öğrencisi olmuş olmaktan bezdirmeye yönelik bir süreç… Devamının nasıl geleceğini tahmin edebiliyorduk “madem öğrenci kimlik kartını başı açık fotoğrafla çıkardın demekki başını açabiliyorsun; öyleyse sen siyasi amaçla örtünüyorsun…” Daha sonraları öğrenci işleri daire başkanının, başı açık fotoğraf vermemekte ısrar eden on kadar kızöğrenciye yapılan teklifi: “Hiç bari ortaokulda hatta ilkokulda çekilmiş başı açıkbir fotoğrafınız bilemi yok?” idi…

Dönemin başında üniversitenin tamamında toplam 1500 civarında olan kız öğrencinin 900 kadarı başörtülü idi ve biz asla başörtüsü yasağının Urfa’da uygulanamayacağını, buna öğrenciler direnemese bile, Urfa halkının müsade etmeyeceğini düşünüyorduk. Düşünürdük. Nede olsa hayatın gerçekleriyle ne biz ne de Urfa halkı sınanmamıştı. Peygamber sevgisinin en yücelerde olduğu güzel ülkemizin güzel şehrindeydik. İnsanların “adına kurban olduğum, yoluna canlarımız feda…” dedikleri peygamber sevgisini dillerinden düşürmeyen insanlarımız vardı…

Daha sonraları nedense daha fazla referans yapacağımız Bakara suresinin 214. Ayeti “Yoksa siz imtihan olunmadan cennete gireceğinizi mi sandınız…” ayetinin manasının tam künhüne bu süreçte varacaktık…

Ne çok şey öğrenecektik, başta kendimiz hakkında olmak üzere… Ne çok hayal kırıklıkları, ne çok ağlanacak hallerimize gülmeler, ne çok sıkıntılar içerisinde Peygamber Efendimizin Hendek Gazvesinde midesine taş bağlarken (açlıktan midesi guruldarken) Bizans saraylarını ümmetine işaret etmesindeki ufku… Yinede hiç unutabilmemiz mümkün değil ilk dönemin Kasım sonu birPerşembe akşamının bize yaşattıklarını…

Karaköprü Mahallesinde askeri kışlanın tam karşısındaki kız öğrenci yurdunda şahsi eşyalarımızıbir akşamüzeri apar topar toplamak; birkaç seferde yurdun ana giriş kapısına taşımak zorunda kalışımız. İçinde bulunduğumuz durumun minik bedenlerimize taşıtmaya çalıştığı, yüreklerimize oturan ağırlığı unutabilmemiz mümkün değildi. Bir kalbe bir yumruk nasıl oturur, kaburgalarınız yüreğinizi nasıl sıkar, boğazınız düğüm düğüm olurda açmaya korkarsınız. Açarsanız ağzınızdan ilk çıkacak olanın hıçkırık olacağını bilirsiniz de dişlerinizi kenetlersiniz. İşte öyle bir şey…

Urfa mı çok soğuktu yoksa biz mi çok üşümüştük pek ayırt edemedik…

Akşamın alacalığında, yurdun ana giriş kapısına, özensiz toparlayıp taşımak zorunda kaldığımız eşyalarımızın hüznüyle boğuşurken, o gece nerede kalacağımızı da düşünmeye başlamamız gerekiyordu.

Vakit ilerlerken yurdun giriş kapısında bekleyen üç kız arkadaş; kopye çekerken yakalanmış öğrenci telaşında, omuzlarımızda sanki dünyanın tüm yükü varmış gibi çöken üzüntü, korkumuzla baş etmeye çabalıyorduk. Kelimenin tam anlamıyla ve de resmen sokağa atılmıştık. Halimiz sokak hayvanlarının durumundan farksızdı. Sokak hayvanı benzetmesi ağır kaçtıysa ben kendi adıma “sokak kedisi” benzetmesini tercih ederim.

Henüz daha panik olmamıştık. Şimdilik…

Endişelerimizi ertelemek ve bir an önce İnsanlığın en kadim problemine çözüm üretmek durumundaydık. Nerede barınacaktık? Kendimize bir an önce bir barınak bulmalıydık. Adıyamanlı kardeşimin eli belinde tebessümle karışık “şimdi biz sokağa mı atıldık?” şaşkınlığına Karavar aşiretinden olan diğer kardeşin sinirli ve titreyerek “he şimdi de aşiretten gelecekler namus cinayetine kurban gideceğiz” diye söylenirken; yanımızdan kaç öğrenci arkadaşımız sıcak odalarına geçip gitti saymadık…

Ne yapağımızı bilemez haldeyken gördüğümüz yüzler değil silüetler, suretler olmaya başlamıştı, akşamdı ve üşüyorduk ve yarın benim girmem gereken Genetik dersinin vize sınavı vardı.

Aklıma babam geldi. Ağlamaya başlamıştım. Evin en küçüğü, bizim oranın tabiri ile “tekne kazıntısı” ve ailenin tüm sıkıntılar içerisinde üniversiteye gönderebildiği tek çocuklarıydım. Üstüne üstlük babam katarakt rahatsızlığından dolayı gözleri görmemeye başlamış, hasta annemin bakımına muhtaç hale gelmişti. Son senemde okulu bitiremeyeceğimi, onları bir öğretmen anne babası yapamayacağımı söyleyemezdim…

Ne yapacağımızı bilemez halde, ailelerimize haber verememenin çaresizliği ile kalakalmıştık. Daha sonraları okuyacağım solcu bir militanın hapishanedeki işkence psikolojini anlatırken aktaracağı “başınıza gelebilecek olana önceden zihnen hazırlıklıysanız daha sağlam bir psikolojiyle karşılıyorsunuz…”(Yaşar Ayaşlı, Adressiz Sorgular) durumunda hazırlıksızdık.

Arayabileceğimiz çok fazla abimiz de yoktu. Arayıp da istediğimiz cevabı veremezler diye de çok korktuk. Endişemiz akaidimizin bir parçası olarak iman ettiğimiz kardeşliğimize bir halel gelir mi endişesiydi… Şimdi hatırlamaya çalışıyorum da acaba o akşam sonrasının vaktinde, o duygu karmaşasında en çok üzgün müydük yoksa korkmuş muyduk, yada kızgın mıydık? Hala netleştiremiyorum. Ama bildiğimiz çaresizlik duygusunu hücrelerimize kadar hissetmiş olduğumuzdu. Belki şimdi umutsuzluğun, mümin bir kalbe yakışmadığını çok rahat söyleyebiliriz ama bırakalım buda bizim o akşamki acziyetimizin yansıması, kusurumuzun itirafı olsun…

Birkaç abimizi aradık. Abilerimizden bazıları bir yere ayrılmayıp oturma eylemi yapmamızı bile tavsiye etti. Üç kişiyle başlayıp üç kişiyle bitireceğimiz bir eylem… Nede olsa bizi üşüten, titreten o akşam başımıza gelen meselenin sorumlusu bizdik! Eylem koymak da, çözüm bulmak da bizim omuzlarımızdaydı… Yine sonradan öğrenecektim; en değersiz cevabın sorulmamış soruya verilen cevap olduğunu…

En son Urfa esnaflarından 7 çocuklu bir abimizin evinde sığışacak yer bulduk, kalpler sığarsa bedenler hayli hayli sığar durumuydu.

Akşamı geç vakitte yenen yemeğin tokluğuyla, aynı yer yatağında uyumanın keyfini çıkartan,  birbirini gıdıklayıp cimcimelik yapan üç minik kız kardeş olarak uykuya daldık…

Sabah kahvaltıdan sonra bizim için “her gün aşura, her yer direniş” sloganları atmamız gerekliydi. Şimdilik derslere katılamasak da “Üniversitemiz” diyebildiğimiz okulumuzun dış kapısından girebiliyorduk. Henüz daha okul kapısı dışına konmamıştık. Her gün saat 11.30 da “Başörtüsü onurumuzdur… Başörtümüz kimliğimizdir… Uyan, diren, özgürleş… Öğrenciye kalkan eller kırılsın…” diyebiliyorduk. Daha doğrusu 50 kadar başörtülü “Başörtüsü onurumuzdur“ çığlığımızı bizden en az üç kat fazla olan çevik kuvvet polislerinin ortasından duyurmaya çalışıyorduk.

O gün çok farkında mıydık bilmiyorum ama “direne direne kazanacağız…” derken bir mağduriyet hikâyesinden çok bir direniş güncesi tutmaya çalışıyorduk…

Konu diploma olduğunda mağduriyet denilen şey aslında başkalarının size yaşattığından çok sizin hissettiğiniz bir duygu durumudur… Sakarya Üniversitesi Tarih Bölümünde “Benim sizin vereceğiniz diplomaya ihtiyacım yok…” diyebilen kardeşimiz kadar da olamamıştık belki de… Aslında bizimkisi biraz da ev hanemize ne söyleyebileceğimizi bilmemenin arada kalmışlığıydı. Bunu çözebilen arkadaşlarımız çok daha rahat olabiliyorlardı. En kötüsü ise saçınızdan tutularak “emir kulu” bir polis tarafından değil de “ben seni okula bunun için mi gönderdim?” diyen babanız/abiniz tarafından okul kapısında sürüklenmenizdi… Yaşanmadı mı? Ayniyle vaki… Belki de bu yüzdendir Sakarya Kent Park’ta okulu kırıp edepsizlik yapan (başörtülü diyemedim) liseli haytaların saçını başını yolma isteğim…

Devam eden süreçte bazı hocalarımızın “en azından sınavlara girebilsinler” gayretinin karşılık bulabilmesi de bizlerin, görünmeden duvardan atlama becerimizle korelasyonu vardı. Gerçi her gün sayıları azalan eni konu(şimdilik) 30 kişinin probleminden bahsediyoruz...

Devletin başından beri “başörtünüzü(kimliğinizi)kapının dışında bırakırsanız sizinle anlaşabiliriz” teklifine az sayıda bile olsak “hayır biz kimliğimizden vazgeçerek sizinle anlaşma yoluna gitmeyeceğiz” tepkisinde ısrar ediyorduk. Başörtümüz bizler için o gün (ve bugün de) bizim dindarlığımızın değil Müslüman kimliğimizin bir göstergesi olarak anlamlıydı. Bizler başörtümüzü Müslüman kimliğe sahip olmakla ilişkilendirdiğimiz için; kimliksizleşmeye(şahsiyetsizleşmeye) direnmek azmindeydik. Azmimizi bileyen başını açıp gözyaşları ile derse giren, sara nöbetleri geçiren kardeşlerimiz değil, son sınıflarda okuyan, Tıp Fakültesi 5. ve 6. Sınıftaki ablalarımızın azim ve kararlılıklarıydı.

Yine bu süreçte İstanbul’dan bir otobüs dolusu, ziyaretimize gelip bizlere tempolu alkış tutmayı, forum yapmayı, tebessüm etmeyi, sözümüze sahip çıkmayı ve dahi ahitleşmeyi öğreten arkadaşlarımızdan da çok şeyler öğrendik.

En kıymetli tecrübemiz ise kimseye sonuna kadar güvenmememiz gerektiğini, herkes için bir yanılma ve hoşgörü payı bırakmamızı ve hatta kendimiz için bile bir yanılma payımızın olmasının gerektiğini, sonuna kadarsadece Allah’a güvenmemizi öğrenebilmiş olmamızdı. Unutmadık... O tecrübeler sayesindedir ki; her zaman ve heryerde sadece Allah-u Ekber diyebilenlerle yoldaşlık etme azmindeyiz.

***

Bizler “gerekirse okulumuzu bırakabiliriz” duygusu ile fedakarlık yaptığımızı düşünürken, “Fethullah Gülen hocaefendi”!ye bağlı, sınıfta seslerini “erkekler duymasın” diye çıkarmayan kız kardeşlerimiz; başlarını açarak ne büyük bir fedakarlıkta bulunduklarını, Allah için başlarını açtıklarını söyleyerek bizleri suçluyor, bizleri memur kadrolarını, meydanı, komünistlere bırakmakla itham ediyor, kendilerinin devletin üst makamlarına yerleşerek tüm bu sorunları çözeceklerini söyleyerek bizleri de ufuksuzlukla itham ediyorlardı. Yanımızdan tin tin geçerken bizleri suçlayan bakışlarını da unutmadık, başını açmama niyetini ifade eden ev arkadaşlarını öğrenci evlerinden apar topar atmalarını da…

Bizler onların da dedikleri gibi öyle uzun boylu düşünüp ince hesap yapan kimseler değildik. Basit, sade, temel bir hassasiyetimiz vardı. Oda “Müslüman olmam neyi gerektirir” hassasiyetiydi. Yarını bilemezdik. Yarının ve mülkün mutlak sahibinin Allah olduğuna iman edenlerdik. Halen “Rabb’im bizi bu imanımızdan ayırmasın” diye dua edenlerdeniz.

Unutmadık Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi birinci sınıfta, hayallerini süsleyen doktorluk mesleğini yapmak için arzulu bir kardeşimizin “Ben fakültede bir kişiyim ne olur bir günde bizim fakültenin önünde buluşsak…”davetini.Davetinin gereğini yerine getirirken, içimizdeki İlahiyat Fakültesi öğrencilerine “Sizlerin fakültesinde başörtüsü yasağı başlamadı, derslerinize girebiliyorsunuz,burada ne işiniz var?” deyip, İlahiyat Fakültesi öğrencilerini uzaklaştırmaya çalışan İlahiyat Fakültesi Dekanı’nın fedakârlığınıda unutmadık. İsmini de unutkanlığımızdan dolayı değil, unutmak istediğimizden dolayı yazmadık.

En çok neye içlendiğimi bugün anımsamaya çalıştığımda; bir sefer bile bize “Sizin derdiniz ne?” diye sormayan, titrisinde Prof. yazan İbrahim CANAN hocanın her seferinde yanı başımızdan yürüme ritmini hiç bozmadan hızlı adımlar ile geçip gitmesi olmuştu… Fedakarlığını hiç unutamadık…

Bir mağduriyet hikâyesi miydi bizimki? Asla ve kat’a. Bugün anlatırken bazı yerlerde kızsam bile, gülerek anlatıyorsam ve osüreç için hiç keşke demediysem hikâyenin bir direniş hikayesi olmasıydı, hala hakkıyla anlatamadığımız, aktaramadığımız…

Anlatabilmek çok mu önemli? Önemli çünkü başörtülü var olabilme mücadelesinden kızlarımızın “keşke yaptıklarını başı açık yapsa da başörtüsünün anlamını kirletmeseler…” dediğimiz noktalara geldik. Bugün geldiğimiz noktada kazanımlarımızın keşke bir toplumsal direnişimizin neticesinde olmasını arzu ederdik. Kazanımlarımızın halkın ısrarı neticesinde değil de siyasetin toplumsal beklentileri aşan bir “lütfu” ile olması hazıra konmuşluk duygusunu besliyor, şükürsüzlüğe yol açabiliyor. O Şubat soğuklarında bizim direnmemize yol açan başörtümüze verdiğimiz anlamdı. “Başörtüsü Müslüman kadının kimliğidir” diye iman etmiştik, o yüzden üniversite kapılarında kimliğimizi bırakmadık.

Başörtülerini açarak okumak durumunda kalan arkadaşlarımıza da kızmadık, kızamazdık. Çünkü herkesin şartları, maruz kaldığı baskılar çok farklı olabilir. Herkesin direnme vefedakârlık düzeyi de farklıdır.Kimse,hangi konu olursa olsun kendi standardını başkasına dayatamaz, dayatmamalıdır. Ama o süreçte başörtüsünü çıkartmak istemeyenlere “kötü örnek” muamelesi yapıp evlerinden atanları, seslerini erkeklerden sakınacak kadar “muttaki!”, kesinlikle başlarını açmaz sandıklarımızın omuzlarımıza fazladan yük bindirmelerini, azmimizi, direnme irademizi eksilten fonksiyonlarını, kendilerini günahtan koruyacağına inandıkları fetvaları ve bizle birlikte slogan atan erkeklerin eş tercihlerinde, sloganlarının altında kalması da ayrıca üzerinde konuşulması gerekir…

Herkes istediği gibi inanmakta hürdür ama ben “Hocaefendi”den FETÖ’ye giden süreçte bizim gözyaşlarımızın da vebali olduğuna inanıyorum. FETÖ tanımlamasını ilk duymaya başladığımda “biz bu günleri görecekmiydik? şaşkınlığını yaşamıştım.

Rabbimizin Rahmetinden de Adaletinden de hiç şüphe duymadık. Şüphemiz dün de yoktu bugün de yok elhamdülillah…

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Ayşegül - 9 ay önce
Kardeşim o günlerde seninle aynı saflarda direnirken, oturma eylemi yaptığımızda 'piknikmi yapıyorsunuz.' hitaplarını hiç unutmam. Allah büyüktür vesselam...